Kilo almanın negatif etkileri
sadece ayakkabımızı bağlarken nefessiz kalmak ya da yaz aylarının işkence gibi
geçmesi ile sınırlı değil. Kilolu olmanın sağlıksız olduğu aşikar, bu çerçevede
tehlikelerden biri de “İnsülin Direnci”. Peki nedir bu çoğumuzun anlamını
bilmediği insülin ve onun direnci? Bilimsel
açıklamalara boğulmanızın anlamı yok, ilk olarak vücudumuzun beslenme sistemini
anlamalıyız.
Vücudumuz,
dışarıdan karbonhidrat, yağ ve proteini alan, işleyen ve gerektiğinde kullanmak
üzere depolayan bir makine. Unutmayın: yağ, protein ve karbon. Bunlar; fit olma
sürecinde, hatta tekrar pişmanlık yaşamamak için ömrümüz boyunca dikkat etmemiz
gereken 3 baş rol oyuncusu.
İnancınız
ne olursa olsun, bilimsel tapınağınız hangi renkte ve biçimde seyrederse etsin,
şurada hemfikir olalım; bizden çok çok büyük atalarımız avcıydı. Tahmin
edebileceğimizden fazla süre, insanlar avcılıkla beslendi. Çünkü dünya nüfusu o
kadar az oldu ki, dünya üstündeki hayvanlar beslenmek için yeterliydi. Tarımın
esamisinin okunmadığı, hayvanı bile yetiştirmeyip sadece doğada yaşamını
sürdüren hayvanları avlayarak beslenen insan ırkının bulunduğu dünyada sadece
60 milyon insana yetecek bir yiyecek sistemi bulunuyordu. Ama şanslıyız ki
tarımı bulduk, aksi halde Polinezya Faresi gibi, aç kalma tehlikesi ile karşı
karşıya kalan yavrularımızı yamyam
edasıyla mideye indirmek zorunda kalırdık. Fakat her şeyin bir bedeli vardı,
bunun da olmalıydı.
Atalarımız
tarımı bulduktan sonra hayatımızda karbonhidratın payı büyüdü, ve bu lanet
özellikle insanlık tarihinin en hareketsiz olduğu bu dönemde başımıza bela
haline geldi. Peki neden karbonhidrat başa beladır?
Vücuda alınan karbonhidrat, ne olursa olsun (ekmek, şeker, dondurma, bisküvi, hatta sıfır şekerli bir bisküvi) glukoza dönüştürülmektedir. Ve bu glukoz, yağ ve kas hücrelerine emilmek üzere yola çıkar. Fakat bu emilme tek başına olamaz, buna yardım eden insülin denen bir madde var. İnsülin, hücrelerin girmesine izin vermediği glukozu, parolayı söyleyen bir elçi edasıyla kabul etmelerini sağlar. Yani insülin, kandaki şekere göre salgılanan bir hormondur.
Vücuda alınan karbonhidrat, ne olursa olsun (ekmek, şeker, dondurma, bisküvi, hatta sıfır şekerli bir bisküvi) glukoza dönüştürülmektedir. Ve bu glukoz, yağ ve kas hücrelerine emilmek üzere yola çıkar. Fakat bu emilme tek başına olamaz, buna yardım eden insülin denen bir madde var. İnsülin, hücrelerin girmesine izin vermediği glukozu, parolayı söyleyen bir elçi edasıyla kabul etmelerini sağlar. Yani insülin, kandaki şekere göre salgılanan bir hormondur.
Gelelim
sorunun başladığı noktaya: İnsülin Direnci. Eğer, çok hareketsiz bir hayat
sürdürüyorsanız ve size egzersiz dendiğinde kumandaya uzanmaktan başka bir
anlam ifade etmiyorsa kas ve yağ hücreleriniz yüksek ihtimalle dolu olacaktır.
Çünkü vücut glukozu harcamıyor. İçeri giremeyen glukoz kanda dolaşmaya devam
ediyor ve bunu duyan pankreas, düdüğü çalarak daha fazla insülin gerektiğini
düşünüyor. Daha fazla insülin salgılanınca, kandaki şeker oranı doğal olarak
düşüyor. Fakat pankreasın bu fazla çalışması,
ömürlük planında bir sekteye uğramasına yol açıyor ve pankreas
zamanından önce yoruluyor. Bir noktadan sonra pankreas düzgün çalışmamaya
başlıyor ve pankreas kanserine kadar gidecek olan lanetli süreç başlıyor.
Ayrıca pankreasın hormon salgılamada yaşadığı sorun, kandaki şekerin hücrelerce
emilmesinde “aracı” konumunda olan insülinin sayıca azalmasına ve artık
hücrelerce kale alınmayacak seviyede olması ile sonuçlanıyor; dolayısı ile
kandaki şeker oranı hep yüksek oluyor. Bunun da neye yol açtığını tahmin
etmekte zorlanmıyor olmalısınız, çünkü büyükbaba ve annelerimizden kulağa tanıdık
geliyor olmalı.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder